Seray Şahiner: Bu roman sevilmemiş çocukların ebeveynlik hikâyesi

“Böyle güzel yalan söylemeyi annemden öğrendim.”
Aile bağlarını sevgiyle değil zaaflarla kuran üç kuşağın, dönüşen İstanbul’la birlikte yeniden biçimlenen hikâyesi. Sevilmek isteyen kızların tetikte büyümelerinin, baskı altında yaşayan kadın ve erkeklerin hayatta kalmak için başvurduğu farklı çözümlerin çarpıcı panoraması.
İstanbul’a caddeler üzerinden damga vurmak isteyenlere, aynı caddelerden can havliyle geçenlerin gözünden bir bakış…
Seray Şahiner’in yeni romanı “Vatan Millet Samatya” geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Biz de bu vesileyle kendisine sorularımızı yönettik.
Vatan Millet Samatya, Seray Şahiner,336 syf.,Doğan Kitap,2025’15 YILDA DEFALARCA TEKRAR YAZDIM’
“Vatan Millet Samatya”yı yazmak 15 yılınızı almış. Bize biraz bu süreçten bahseder misiniz?
Vatan Millet Samatya, İstanbul’un ana caddeleri üzerinden üç kuşağın hikâyesini anlattığım bir roman. Kitabın merkezinde bulvarlaşma kavramı var. Bu kitabı yazmanın tahminimden zor olduğunu anladığımda zaten ilk yazımı bitmişti. Sonraki 15 yılda defalarca tekrar yazdım. Dönem hikâyesi olması ve bir şehircilik kavramını, yaşayanların gözünden tartışması sebebiyle ben de anlattığım şehir gibi kendimi yıkıp yıkıp yeniden inşa etmek durumunda kaldım.
“Vatan Millet Samatya” hem Melek’in hem de Samatya’nın bir tür büyüme hikâyesini anlatıyor bize. Melek acıyla, Samatya kentsel dönüşümle değişiyor. Peki, bir insanın erginleşmesiyle bir semtin, bir toplumun erginleşmesi arasında nasıl bağlantılar var?
Her yönetim, kendi personasına benzeyen bir İstanbul yaratmaya çalışıyor. Gerek insanlar “yürüyemesin” diye meydanları banklarla, fıskiyelerle “arızalandırmak” olsun gerek mahalleleri yıkıp yerine kendi temsilleri yapılar inşa etmek olsun… Kırtasiyelerde kasaların yanında boş beyaz kâğıtlar olur, satın alacağın kalemi denemek için; niyeyse insanlar kalem yazıyor mu diye denerken imzasını atıyor hep. İstanbul da biraz öyle… Bir kâğıda üst üste atılmış başka başka imzalardan kimsenin adı tam seçilmiyor. Semt ve şehir, bizim ev dışındaki geniş çeperli ailemiz, atmosferimiz… Birbirinden ayrı değiller.
‘BU HALAYIN BAŞI DA SONU DA BENİM’
Büyüklerin dünyasına küçüklerin gözleriyle, küçüklerin sözleriyle bakmak, en normal gördüğümüz şeylerde bile arızalı bir taraf olduğunu keşfetmemizi sağlıyor. Biraz bu yabancılaşmadan konuşalım mı? Romanı çocukların bulunduğu bir yerden anlatmaya nasıl karar verdiniz?
Çocuk, bozmaktan çekinmez. En güzel huylarından biri de budur. Bozmakta hep bir oyun var ve bu oyun büyüklerin ne kadar sinirini bozuyorsa artık, çocuk genelde “terbiye” kavramıyla eşleştiriliyor. Romanda, meseleyi gözünden anlattığım çocuklar sınıfsal durumlarından, akran zorbalığından dolayı içinde bulundukları ortamdan dışlanıyorlar. Bu çocuklar kendi evlerinin mültecisi. Sürekli kaybettikleri halde umudu kaybetmiyorlar. Çaresiz oldukları için umuda tutunuyorlar. Ama avuntuya gönül indirmeyen bir inat ve öfkeleri de var: Madem beni dışladınız, arkada kalmam, bir adım öne çıkarım mantığındalar. Bu sefer de parmakla işaret ediliyor, göze batıyorlar. Tek istedikleri, herkes gibi olmakken, parmak kaldırdıklarında söz verilmiyor ama parmakla gösterilmekten mustaripler. Ve… Ayak uyduramadıkları için yalnızlar. Bu sefer kendi bildikleri adımlarla çıkıyorlar ortaya… Romandaki İnci diyor ki: “Tek kişiyim, bu halayın başı da sonu da benim.”
Seray Şahiner/ Fotoğraf: Muhsin AkgünKitabın genelinde gerek fiziksel gerek psikolojik bir şiddet sarmalı mevcut. Yaş, cinsiyet, sınıf fark etmeksizin hemen herkes bu döngüdeki konumunu alıyor. Belli bir noktadan sonra da bunun “sıradan” bir iletişim dili olduğunu düşünmeye başlıyoruz, yanılıyor muyum?
Şiddet, istediği cevapları alamayanların söylemi. Vatan Millet Samatya, 70’lerde başlayıp 90’larda biten bir kitap. Romanda, anlattığım dönemlerin siyasal iktidarlarına benzeyen aileler kurdum. Ve aslında o dönem iktidarda olanlar seçmenine nasıl davranıyorsa, bu kitapta aileler de çocuklarına öyle davranıyor. Anlattığım ilk kuşak, emir verip cevap değil, itaat bekliyor; ikinci kuşaktaki yetişkinler, askerî darbeyi görmüş ve evlatlarını eğitim zaiyatı olarak görmekten çekinmiyor, üçüncü kuşak ise Özal dönemine denk geliyor ve ilgiyi ısrarla talep eden bir anlayış hâkim. Üçü de baskının, şiddetin bir izdüşümü aslında… Sistem her dönemde şiddeti kendi suretinde yeniden yaratıyor.
‘SEVGİYİ YAKINLARINDAKİLERE DEĞİL, UZAKTAN BİLDİKLERİNE VERİYORLAR’
Yukarıdaki soruyla ilintili şekilde devam edersek; şiddet sadece kaba bir aşağıdakiler-yukarıdakiler meselesi şeklinde değil, bilakis aşağıdakinin aşağıdaki üzerine kurduğu bir iktidar şeklinde gerçekleşiyor. Bunu çocuklar, kadınlar, işçiler şeklinde çeşitli gruplara ayırabiliriz. Yoksulun yoksula uyguladığı şiddet hakkında neler söylemek istersiniz?
Aşağıdakiler yukardakiler gibi bir durum yaşamıyoruz. Çünkü arada bir merdiven yok. Bu sebeple kimse çıkmak, tırmanmak istemiyor; herkes sıçramak istiyor.
Romanda üç kuşağı iki çocuk üzerinden anlatıyorsunuz. Gerek yedikleri dayak gerek yüklendikleri sorumluluk, hatta zaman zaman kıyafetleri bile onlara büyük geliyor. Buna karşın büyükler de bencillikleri, sorumsuzlukları, arsız, çıkarcı taraflarıyla âdeta birer çocuk gibiler. Bu tezatlıktan bahsedelim mi biraz?
Öğrenilmiş sevgisizlik! Üç beden büyük önlüğün eteğini içe teğelleyip boyun uzadıkça açtığın gibi… Travma da şiddetin paça payı. Büyüdükçe onu açıyorsun. Bu roman sevilmemiş çocukların ebeveynlik hikâyesi biraz, sevgiyi bilmedikleri için yerine güç, disiplin, şiddet, baskı ve mesafe koyuyorlar. Çocuklarının her yaptığı onlara; kurmak istedikleri otoriteyi sarsacak, iktidarlarını bozacak bir ayaklanma gibi geliyor. Bu sebeple sevgiyi yakınlarındakilere değil, uzaktan bildiklerine veriyorlar: Radyo döneminde yaşayan aile, radyoda hikâyesi anlatılan kemancı çocuk Riko’ya kendi çocuklarından daha büyük ilgi gösteriyor. Çünkü bu fakir kemancı Riko; radyonun içinde yaşadığından ekmek, harçlık istemiyor. Yaramazlık yapmıyor. Veli toplantısı derdi yok. Anlattığım aile, kendi çocukları yerine Riko’yu överek, merhameti de bedavaya getiriyor.
‘DONSUZUN GÖNLÜNDEN DOKUZ TOP BEZ GEÇER’
Romandaki karakterlerin bireysel anlamda irili ufaklı pek çok sorunu var. Bir de bunların üzerinde darbe, yoksulluk, Alevilik, komünistlik gibi toplumsal meseleler ekleniyor. Bireysel ve toplumsal acılarımız ne ölçüde birbirini doğuruyor, ne ölçüde birbirinden azade?
İnançları ve siyasi duruşları; aslında karakterlerin kendilerini muhafaza edebildikleri; birey olarak dâhil olabildikleri yerler ve her türlü baskıya rağmen bunları yaşamayı sürdürüyorlar. Direnç noktalarını buradan alıyorlar. Yoksulluğu da acılaştırmadan, mizahla geçiştirmeye çalışıyorlar. “Donsuzun gönlünden dokuz top bez geçer,” diyen anne var romanda. Parasının yetmediği yerde cevabı yetişiyor.
Beri yandan, roman ileriye doğru hızlı bir şekilde aksa da sürekli geriye, geçmişe bakıyor. Geçmiş bir yönüyle büyük bir yük, bir yönüyle yükselmek için gerekli bir basamak gibi görünüyor, ne dersiniz?
“Zamanında dedem o tarlayı satmasa şimdi zengindik” sözünü duyarak büyüdük… Günü kurtarmak için geleceği yakmış cetler uyduruyoruz, bunun sebebi bizim de günü kurtarmaya çalışmamız.
‘İLK DEFA MASAM BOŞ’
Günümüz edebiyatına dair neler düşünüyorsunuz? Beğeni ve eleştirilerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Yazar olacağım dediğimde çocuktum, insanlar bana başka bir mesleğin de olsun, akşamları yazarsın, dedi. Girdiğim çevre okuyan bir topluluk değilse, asıl mesleğiniz ne sorusuyla karşılaşıyorum sıkça. Bunun pek çok çağdaşımın başına geldiğini tahmin ediyorum. Yazının kararı da ve sürdürmesi dirayet istiyor. Bu sebeple önce kâğıtlar diyenlere çok saygı duyuyorum. Döneme birlikte tanıklık etmek çok kıymetli.
Son zamanlarda neler yapıyorsunuz, şu sıra masanızda neler var?
Vatan Millet Samatya’ya başladıktan sonraki 15 yılda yazdığım beş kitap da bittiğinde, masamda hep geri dönecek bir romanım vardı. İlk defa masam boş. Aslında bu heyecan verici bir durum. Bomboş bir sayfanın başına oturmanın nasıl bir şey olduğu duygusunu yıllar sonra tekrar göreceğim.








